Esasdepresif
Haftasonu. Ne mi yapacağım? Bilemedim. Belki hiç. Her zaman yaptığım gibi, hiç.
Sahi ya, sen hiç gönüllü olarak yalnız kalmayı denedin mi?
Ben denedim. Sen de denemelisin.
Yalnız kal, zamanını kendine ayır.
Belki faydan olur kendine.
Ne dersin?
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.
Yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilkönce damarlarımızda duyuyoruz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta!
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
“Üstümde yıldızlı gök”demişti Königsberg’li
“içerimde ahlâk yasası”.
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur,istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem,girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız.
Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar,belki kadın ve erkek
hepimiz,herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim,hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer,aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
İsmet Özel
Sana bu satırları gurbetten yazıyorum. Birilerinin tekerine birileri çomak sokmalı.
Geçen gün Patriot füzeleri falan konuşuluyor. Bakıyorum nato adına açıklama yapıyor biri. Özetle diyor ki “esad’ın elinde önemli silahlar var, bu sistem de bunun için kuruldu.”
Aradan iki gün geçmiyor Suriye’de esad ve sürüsü, uzun menzilli füze fırlatıyor ve ne hikmetse biri de bunu kaydedip internette yayıyor.
Nato, batı üzerimizde oyunlar oynuyor. Patriot kurarak minareyi çalıyor, kılıfını da esad hazırlıyor.
Yani Suriye veya Türkiye gavurun umrunda değil, insanlar ölmüş veya aç kalmış, bu önemli değil. Adamların teker dönüyor ve malesef biz de bu tekerin dönmesije yardımcı oluyoruz.
Esad, nato, Tc hükümeti el ele, özelde sünni, genelde ise müslümanların olmadığı bir dünyaya hızla yürüyorlar.
Birileri bu tekere çomak sokmalı…

Bütün göller maya tutar
Akşehir Gölü’ne yoğurt mayası çalan Nasrettin Hoca’nın torunu olmakla müftehirim. Ömrüm boyunca göle maya çalmayı alay konusu edenler karşısında yılgınlığa kapılmadım. Eyvah, göl yine maya tutmadı, şimdi ben ne yapacağım, diyerek şaşkınlığa düşmedim.
Acaba bu denemem de mi boşa çıkacak korkusuyla ayaklarım dolaşmadı.
Önünde duran koskocaman göl, senin çalacağın maya ise ufacık diyenler olduğu zaman onları kendi hallerine bıraktım. Ukalaca ve bilgiçlik taslayarak şartların elverişsizliğini kanıtlamaya girişenler önünde yılgınlığa kapılmadım. Göle maya çalma kararlılığından vazgeçmedim ve elimden ne geliyorsa onu yaparken zaaf göstermedim.
Göl maya tutmaz, o halde neyi nereye tutturabiliyorsak onunla idare edelim görüşüne uygun uygulamalar baskın çıktığı sırada, tüh, keşke ben de onlar gibi yapaydım düşüncesi aklımı çelmedi. Kurnazlıkla ele geçirilen kazançların fırsatını kaçırdığıma dair bir eziklik hissi duymadım. Sonuç olarak göle niçin maya çaldığıma dair mazeret uydurmama gerek yoktu. Her an, ben de olan biten karşısında Nasrettin Hoca gibi başı dik bir cevap vermeye hazırım: Ya tutarsa!
Sanıldığının aksine bütün göller maya tutmaya meyyaldir. Hatta her göl maya tutmak için can atmaktadır. Üstelik şu gerçeği gözden hiç uzak tutmayalım ki bir gölde vukuuna şahit olduğumuz bütün değişmeler o göle çalınan maya yüzündendir. Her göl maya tutmamış haliyle bile maya çalınmadan önceki özelliklerini kaybetmiştir. Göle maya çalanlar şunu da aklından çıkarmamalı ki göle hiç maya çalınmamış olsaydı onların karşısına gölün maya tutmayacağını iddia edenler de çıkmayacaktı. Demek ki karşımızda engel olarak gölün maya tutmayacağını savunanlar duruyor. Onların birer engel, birer fırsatçı, birer fesat unsuru olduğunu işaret etmekle göle maya çalmaya devam ediyoruz.
Dünyada hak bildiği yolda ilerleyenlerle bu yolu katetmenin nafile olduğunu ileri sürenler arasında, bir çatışma değilse bile, bir uyuşmazlık var. Hak bildiği yolda ilerlemenin yapılabilecek tek şey olduğunu kabul ve tasdik eden taraf doğru’nun doğru olduğunu vurgulamak için özel şartların sağlanması zaruretine inanmıyor. Diğer taraf şartların mutlak değerine öylesine inanıyor, her ortamın kendine mahsus doğruları olabileceği fikrine öyle bel bağlıyor ki sonunda duruma göre doğru’nun doğruluğunu da feda edebileceğini savunuyor.
Bu uyuşmazlık içinde hak bildiği yolda ilerleyenler görünüşte mesafe katetmemiş sayılsalar bile hala bir yolu hak bilmenin üstünlüğünü ellerinde tutmuş oluyorlar. Hak bildiği yolda ilerlemenin arzulanan sonucu hasıl etmeyeceğini iddia edenler görünüşte bahsi kazanmış olsalar bile haksızlığın kabul görmesindeki en büyük etmen olma şerefsizliğini üzerlerinden atamıyorlar.
Siz siz olun, birisine göle yoğurt mayası çalarken rastlarsanız, zinhar onunla alay etmeye kalkışmayın. Mümkünse mayanın ziyan olmaması için çanağı siz tutuverin. Bakın o zaman neler oluyor!
İsmet ÖZEL – Yeni Şafak
Gittim geçen, Saturn diye bi teknoloji mağazası var, oradan alışveriş yapıyorum. Aldım alacaklarımı gittim kasaya, ödeme sordu; nakit dedim. (Tabi bu devirde hala bir tek kredi kartı almamış olup da gönül rahatlığıyla kapitalizme saldırabilen kaç kişi kaldık?). Neyse aldı paraları, tek tek bi makineye sokup kontrol ettiriyor gerçek mi, sahte mi diye. Makine paralardan birini biraz buruşuk olduğu için algılayamadı, olumsuz bir sinyal sesi. Parayı geri verdi kasiyer “tanımlanamıyor” diye. Paraya baktım, normal para. Kasaya makineye onaylatmadan para girişi yapmıyorlarmış. Sordum, “bu para gerçek mi, sahte mi?”. “Gerçek” deyince şalter attıı benim: Ya hu dedim, insanlara şu alet kadar itimadınız kalmadı mı sizin? O makineye insandan daha çok güveniyorsunuz ya, bravo dedim.
Yani malesef kabul etmemii… kem küm etti, tamam dedim tamam ver paramı geri, değişip parayı başkasını verdim, o makinenin onaylayacağı türden paralar, temiz, buruşmamış, yeni… Bu sefer kabul etti, fişimi kesti. Çıktım oradan.
Çok düşündüm, nereden nereye? Eskiden babalarımızın adını söyleyip alışveriş yapardık biz. Sonra taksit için her ayın belli günleri vardı, babamızın başka işleri varsa biz gidip öderdik aldığımız mobilyaların taksitlerini. Çok zengin olmasak da iyiydi halimiz. Biz de bbir numara büyük alırdık ayakkabılarımızı. Aslını söylemek gerekirse; bir kaç kez düşünmüştüm daha zengin olursak daha güzel bir yaşantımız olacağını. Utanıyorum bunu düşündüğüm için.
Zengin olmak, etkileyici, hatta ve hatta büyüleyici lakin beyhude. Sade olan, vasat olan her daim mutlu edebilirken insanı, zenginliğin verdiği o huzur ve güven duygusu insan kendisiyle başbaşa kaldığı anda tükeniveriyor. Yanlız olduğunu hissediyor ademoğlu…
Neyse, lafı yormamak gerek:
Zenginin malına çene yoran kolpa kapitalizm karşıtı embesillerden değilim!
Hiç cezbetmiyor artık beni sırça saraylar, zira onlara ukarıdan bakabildiğim fildişi kulelerim var.
Beni etkilemiyor süslü eşyalar ve aslıda rahatsız da olmuyorum.
Cebinde beş kuruş parası yokken ve “ben kaç paralık adamım?” sorusunu kendine sormaktan aciz, popüler olma sevdalısı kalpazanlardan beriyim.
Onları çürümeye terkeyledim, yalnız değilim, mutluyum…
Bu da belki neyin ne işe yaradığını biliriz diye:
Hayatımın geri kalan berbat günlerinden bir günü yaşıyorum.
Çözümsüzlük içinde bocalamak tam olarak bu olsa gerek, çözüm bulamamak…
Söyleyecek sözlerin -sadece heves değil kalan- kursağınızda kalması gibi bir hal bu. Gelecek kaygısı, sınav stresi, mahalle baskısı, sosyo-ekonomik açmazlar bizi yıldırımazdı ya hani; bu işte bizi yıldırdığının beyanı, ilanı. Malumun ilamı işte bu.
Kimse anarşist pelerinine bürünerek V For Vendetta’ cılık oynamamalı. Dürüst olmalıyız.
Hani İsmet Özel bir düşünürden bir söz alıntılar: Yediği lokmanın karşılığını topluma ödemeyenler o toplum içerisinde asalaktır der. Asalaklaklık yapmak yakışmıyor bize.
üzgünüz hepimiz, bazılarımız itiraf etmemekte ısrarcı. İnatlaşıyoruz; biz hayat karşısında yenilenlerden değiliz demeye getiriyoruz ama nafile.
Evet!
Kabul et! Yenildik. Hepimiz…
kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara
kısa çakı, paslı pantolon, gözde yarası kalmış kabuk
nazlan
sitem et
kırıl bana
beni geç vakit
tek başıma suya yolla
bağçede yüzünü öteye çevir
güle hayret ediyormuş gibi yap
gülümseyerek konuş da başkalarıyla
somurt, avluda sadece ikimiz kalınca
kızıp en evecen adımlarınla üst kata çık
en sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık
yamru bastım iş değildi hâke çakılmak bayırdan
dağ sıradağdı hangi haşin belden yol veresi
gece hep süzüldü yukardan lâkayt kehkeşân
altımda hep beni yutmaya çağladı nehir
yetişir hecelemen sök beni bir kere
en zoruma gideni yap hengâme getir
çel beni tökezlet tuttur çitlere
ahla istida edecek ahvâl değil
kim bana kıymazsan bilebilir
dünya dedikleri samut küp
acılar tınladıkça bende
hep seni seslendirir.
İsmet Özel
